Borç Az Ama Gelir Yetersiz: Türkiye’de Hanehalkı Borç–Gelir Dengesi
Küresel ekonomide hanehalkı borçluluğu son on yılda tarihsel zirvelere ulaşırken, ekonomistler artık toplam borç miktarından çok borcun gelire oranına odaklanıyor. Çünkü aynı borç seviyesi, farklı gelir yapılarında tamamen farklı sonuçlar doğurabiliyor. OECD ve IMF verileri, gelişmiş ekonomilerde hanehalkı borcunun yüksek görünmesine rağmen bu yükün yüksek ve istikrarlı gelir sayesinde yönetilebilir olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de ise tablo tersine işliyor: Borç oranı görece düşük kalırken, gelir seviyesi bu borcu bile taşımakta zorlanan bir yapıya işaret ediyor.
Bu nedenle hanehalkı borçluluğunu değerlendirirken “borç yüksek mi, düşük mü?” sorusu yerine, “bu borç hangi gelirle taşınıyor?” sorusu giderek daha kritik hale geliyor. Borç–gelir rasyosu, bir ekonominin görünmeyen kırılganlıklarını açığa çıkaran en önemli göstergelerden biri olarak öne çıkıyor.
Gelişmiş Ülkeler: Yüksek Borç, Yüksek Gelir
OECD ülkelerinde hanehalkı borcunun milli gelire oranı ortalama %65–70 seviyesinde. İlk bakışta bu oran yüksek görünse de, bu ülkelerde borçlanma büyük ölçüde konut kredileri üzerinden gerçekleşiyor. Uzun vadeli, düşük faizli ve sabit taksitli mortgage sistemleri, hanelerin borcu yıllara yayarak yönetmesini sağlıyor.
Bu yapının en önemli dayanağı ise gelir seviyesi. OECD ortalamasında yıllık medyan hane geliri 45–70 bin dolar aralığında bulunuyor. Bu da hanehalkının borç servis oranını, yani gelirinin faize ve taksite giden kısmını, sürdürülebilir sınırlar içinde tutabiliyor.
- İsviçre: Hanehalkı borcu / GSYH oranı yaklaşık %125. Buna karşın yıllık medyan hane geliri 70–75 bin dolar seviyesinde. Borç yüksek, fakat gelir de yüksek.
- Kanada: Borç / GSYH oranı %105 civarında. Yıllık hane geliri 55–60 bin dolar. Konut kredileri hanehalkı bilançolarının ana kalemi.
- Almanya: Borç / GSYH oranı %60. Gelir seviyesi yaklaşık 50 bin dolar. Daha temkinli borçlanma ve yüksek tasarruf eğilimi dikkat çekiyor.
Bu ülkelerde borçluluk yüksek olsa da, hanehalkı gelirinin önemli bir bölümü zorunlu harcamalar dışında kalabiliyor. Bu sayede borç, yaşam standardını düşüren bir baskı unsuru olmaktan ziyade, refah artışını destekleyen bir finansman aracı işlevi görüyor.
Türkiye: Borç Düşük, Gelir Daha da Düşük
Türkiye’de ise tablo belirgin biçimde farklı. Hanehalkı borcunun milli gelire oranı %15–20 bandında seyrediyor. Bu oran, OECD ülkeleriyle kıyaslandığında son derece düşük. Ancak bu düşük oran, güçlü bir finansal yapıdan çok gelir yetersizliğinin bir sonucu olarak değerlendiriliyor.
Türkiye’de ortalama yıllık hane geliri 10–12 bin dolar seviyesinde. Bu rakam, OECD ortalamasının yaklaşık dörtte biri. Gelir düzeyi bu kadar sınırlıyken, hanehalkının uzun vadeli borçlanmaya girmesi de doğal olarak zorlaşıyor. Sonuç olarak borç düşük kalıyor, ancak bu bir tercih değil, bir zorunluluk halini alıyor.
Ekonomistler bu durumu “borçlanamama” kavramıyla açıklıyor. Yani hanehalkı, borç almak istemediği için değil, borcun geri ödemesini güvenle yapabilecek gelire sahip olmadığı için borçlanamıyor.
Borç–Gelir Rasyosu Neden Kritik?
Borç–gelir rasyosu, hanehalkının borcunu hangi gelirle taşıdığını gösterdiği için tek başına borç miktarından çok daha anlamlı bir gösterge sunuyor. Türkiye’de toplam borç oranı düşük görünse de, borç servis oranı hızla yükseliyor.
Bankacılık verileri, özellikle bireysel kredi ve kredi kartı borçlarında taksitlerin hane gelirine oranının son yıllarda belirgin biçimde arttığını ortaya koyuyor. Bu durum, borcun yaşam standardını destekleyen bir araç olmaktan çıkıp, günlük yaşamı finanse eden bir zorunluluk haline geldiğine işaret ediyor.
Kredi kartı harcamalarının kompozisyonu bu dönüşümü açıkça gösteriyor. Harcamaların büyük bölümü artık:
- Gıda
- Kira
- Enerji ve faturalar
gibi zorunlu kalemlere yönelmiş durumda. Bu da borcun gelir yaratıcı değil, mevcut yaşamı sürdürücü bir işlev gördüğünü ortaya koyuyor.
Gerçek Risk: Gelir Yetersizliği
Uzmanlara göre Türkiye’de hanehalkı açısından asıl risk borç miktarının artması değil, gelirin yetersiz kalması. Gelir artışı enflasyonun gerisinde kaldıkça, hanehalkının borç taşıma kapasitesi de zayıflıyor.
Bu durum tasarruf davranışlarını da olumsuz etkiliyor. Gelirin büyük bölümü zorunlu harcamalara gittiği için, hanehalkının düzenli tasarruf yapma imkânı giderek azalıyor. Tasarruf oranındaki düşüş ise, ekonomik şoklara karşı dayanıklılığı daha da zayıflatıyor.
İnsan Hikâyesi: Borç Az, Baskı Büyük
İstanbul’da yaşayan dört kişilik bir ailenin aylık geliri ortalama 39.000 TL. Aynı ailenin kira, gıda, ulaşım, enerji ve temel giderleri toplamda 60.000 TLyi aşıyor. Aradaki fark, ya tasarrufların erimesiyle ya da borçlanmayla kapatılıyor.
Bu tablo, borç oranı düşük olsa bile hanehalkının neden yoğun bir ekonomik baskı hissettiğini açıkça ortaya koyuyor. Borç az, fakat gelir–gider makası geniş.
Türkiye Borçlu Değil, Gelir Sıkışması Yaşıyor
Borç–gelir rasyosu üzerinden bakıldığında Türkiye, küresel borç krizinin dışında görünse de, bu durum bir avantajdan çok gelir sıkışmasının bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Gelir artışı kalıcı biçimde sağlanmadıkça, hanehalkı borçluluğunun sağlıklı bir şekilde artması da mümkün görünmüyor.
Ekonomistler, sürdürülebilir bir hanehalkı bilançosu için yalnızca kredi politikalarının değil, gelir politikalarının da yeniden ele alınması gerektiği görüşünde. Aksi halde düşük borç oranı, güçlü bir ekonomi göstergesi olmaktan çok, bastırılmış bir potansiyelin işareti olarak kalmaya devam edecek.